Kanlıca’nın Hacı Muhittin Sokağı’na açılan dik, arnavutkaldırımlı ve tarihi ahşap yalılarla çevrili dar yollarında Süreyya, poyrazın savurduğu ağır cilt restorasyon çantasını ve deri numune rulolarını göğsüne bastırarak adımlarını hızlandırdı. Akşam karanlığı Boğaz’ın sularına çökerken, cılız sokak lambalarının sıcak sarı ışığı ıslak ahşap cephelerde yansıyordu.
Süreyya, Marmara Üniversitesi Kitap Sanatları ve Cilt Restorasyonu bölümü son sınıf öğrencisiydi. Anadolu’daki ailesine yük olmadan okuyabilmek için Kanlıca’nın yüksek yokuşlarında nem kokan bir çatı katı odasında kalıyor; gündüzleri nadir eser kütüphanelerinde sayfa temizliyor, geceleri ise sahil çay bahçelerinde garsonluk yapıyordu.
O gün, 17. yüzyıl Osmanlı yazma eserleri için hazırladığı "Deri Cilt Koruma ve Ebru Yapıştırma Teknikleri" başlıklı bitirme projesi, vakıf jürisi tarafından "Klasik el ciltçiliği dijital yayıncılık çağında fazla zaman alıcı ve maliyetli," denilerek elenmişti. Bütün emekleri boşa gittiği gibi, projeden alacağı ödemeyle ödemeyi umduğu iki aylık birikmiş ev kirası da çaresizliğe dönüşmüştü. Cebinde sadece Kanlıca’dan Üsküdar’a gidecek tek bir otobüs parası ve parmaklarında deri tutkalı izleri kalmıştı. Umutsuzluk içinde sokağın sonundaki tarihi bir yalının alt katında yer alan yazma eser ve antika mücellithane (cilt atölyesi) dükkânının önünden geçerken içeriden sert bir ahşap çatırtısı duydu. Atölyenin emektar cilt ustası, 18. yüzyıldan kalma deri kaplı devasa bir El-Kanun fi't-Tıbb nüshasını ahşap pres tezgâhına sabitlerken presin bronz sıkıştırma mili yalama olmuştu. Dengesiz yüksek basınçtan dolayı paha biçilmez antika eserin el yapımı pamuklu sayfaları yırtılmak, ustanın eli ise ahşap cenderenin altında sıkışmak üzereydi.
Süreyya bir an bile tereddüt etmedi. Rulolarını kenara bırakıp atölyeye daldı. Kitap fiziği ve mekanik basınç derslerinde öğrendiği kuvvet dağılımı bilgisiyle, kenardaki kemik spatulayı ve çelik kelepçe vidasını doğru açıyla ahşap cenderenin arasına yerleştirdi. Yükü dengeli bir şekilde hafifleterek presin basıncını düşürdü; antika yazma eserin parçalanmasını ve ustanın parmaklarının ezilmesini son anda engelledi.
Atölyenin sahibi, İstanbul’un yaşayan en eski muhafız cilt ustalarından Baha Efendi’ydi. Baha Efendi, kızın kâğıda ve deriye gösterdiği saygıya, el çabukluğuna ve soğukkanlılığına hayran kaldı. Süreyya’nın reddedilen projesini ve yaşadığı zorlukları öğrenince gülümsedi.
"Sen kâğıdın ve derinin ruhunu o dijitalci kurullardan çok daha iyi kavramışsın kızım," dedi Baha Efendi. "Yarın sabah gel, Saray kütüphanesinin nadir yazma eser restorasyonu projemizde baş uzman olarak işe başla. Atölyenin aydınlık çatı katını da kendi cilt ve yazma eser çalışmaların için stüdyo olarak kullanabilirsin."
Kaynaklar
Bilgileri güncel ayrıntılarıyla doğrulamak için kaynak sayfalarını ziyaret edebilirsiniz.