Ataşehir’de geceler sessiz olmazdı; sadece sesler yukarı çekilirdi. Plazaların camları karanlığı yansıtır, güvenlik ışıkları kaldırım taşlarını beyaza boyardı. Asansörler gün boyu insan taşır, gece olunca yorgunluklarını saklar gibi ağır ağır çalışırdı. İrem, bu binaların arasında yürürken her zaman yukarı bakmamaya çalışırdı. Yukarıda olan her şey, ona ulaşamayacağı bir hayatı hatırlatıyordu. İrem yirmi beş yaşındaydı. Ataşehir’e ilk geldiğinde, bu semtin düzeninin onu da toparlayacağını sanmıştı. Büyük caddeler, düzgün kaldırımlar, tertipli hayatlar… Bir süre resepsiyon işi yaptı, ardından kısa süreli ofis temizliklerine gitti. Her yeni iş, “belki bu sefer” diye başlayan bir umuttu. Ama umut, düzenli gelir olmadığında çabuk yoruluyordu. Zamanla seçenekler azaldı. Kira gecikti, borçlar birikti, telefonlar daha sık çalmaya başladı. İrem’in hayatı, bir anda değişmedi; yavaşça daraldı. İnsanların uzaktan bakıp “kendi seçimi” dediği yerde, aslında seçimsizlik vardı. Hayatta kalmak, bazen sessizce taşınan bir yük haline geliyordu. Ataşehir geceleri, gündüzden daha keskin olurdu. Ofisler boşalır, camların arkasında hayatlar kapanırdı. İrem bu saatlerde yürürken görünmez olmayı öğrenmişti. Gözlerini kaçırır, adımlarını hızlandırırdı. Bakışların ağırlığını tanıyordu; soru sormayan ama hüküm veren bakışlar… Oysa onun iç dünyası, sanıldığından çok daha kalabalıktı.