Kadıköy’de bazı pencereler gece de açıktı. Işıklar sönmez, perdeler tam kapanmazdı. Elif bu pencereleri fark ederdi; yürürken başını kaldırıp bakar, içerideki hayatların kendisininkine ne kadar yakın ya da ne kadar uzak olduğunu düşünürdü. Yirmi altı yaşındaydı ve hayat ona, çoğu zaman tek nefeste anlatılamayacak kadar karmaşık gelirdi.
Elif İstanbul’a ilk geldiğinde Kadıköy’ü sığınak gibi görmüştü. Kalabalık ama tanıdık, gürültülü ama yargılamayan bir yer… Başlarda bir dil kursunda resepsiyonda çalışmış, gündüzleri telefonlara bakmıştı. Akşamları Moda tarafına yürür, denizi izlerdi. Hayat zorlayıcıydı ama düzenliydi. Kendi ayakları üzerinde durabildiğini hissetmek, ona güç veriyordu.
Sonra düzen yavaş yavaş çözüldü. Kurs kapandı, biriken borçlar arttı, ev arkadaşı taşındı. Elif iş aradı, kısa süreli işler buldu ama tutunamadı. Zaman geçtikçe köşeye sıkıştığını hissetti. En sonunda kendini hiç istemediği bir yolun içinde buldu. Bu onun hayali değildi; bir hedef ya da istekten çok, hayatta kalma refleksiydi. Kendine bile anlatmakta zorlandığı bir gerçeklikti.
Kadıköy geceleri Elif’e iki farklı yüz gösterirdi. Bir yanda kahkahalar, açık mekânlar, müzik; diğer yanda hızla geçen bakışlar… Bazıları onu görmezden gelir, bazıları tek bir etiketle görürdü. Oysa Elif sabahları kahve kokusunu sever, eski şarkıları dinler, defterine kısa notlar düşerdi. Küçük şeylerle ayakta kalmayı öğrenmişti.
Eve döndüğünde penceresini açar, rıhtımdan gelen vapur seslerini dinlerdi. O sesler ona hareketi hatırlatırdı; gidişleri, dönüşleri, bekleyişleri… “Bu sonsuza kadar sürmek zorunda değil,” derdi kendine. Bunu söylemek bile bazen güç verirdi.