Pendik’in arka sokaklarında rüzgâr hiç durmazdı. Denizden gelen tuzlu hava, apartman aralarına sıkışır, paslı balkon korkuluklarına çarpıp geri dönerdi. Melis, bu rüzgârı tanırdı. Akşamüstleri eve dönerken saçlarını yüzüne savurduğunda, ona sanki sürekli bir şey hatırlatıyormuş gibi gelirdi: Buradasın, hâlâ ayaktasın. Melis yirmi üç yaşındaydı. İnsanlar onu gördüğünde kaç yaşında olduğunu tahmin edemezdi; çünkü yüzündeki ifade, yaşadığı yıllardan daha fazlasını anlatıyordu. Pendik’e geldiğinde cebinde çok az parası, içinde ise çok fazla umudu vardı. Büyük şehirde tutunmak istiyordu. Kimseye muhtaç olmadan, kendi ayakları üzerinde durarak. Ama hayat, plan yapmayı sevenlere karşı bazen acımasız olabiliyordu. İlk zamanlar bir restoranda çalıştı. Uzun vardiyalar, ayakta geçen saatler, geciken maaşlar… Sonra iş bitti. Ardından başka işler denedi. Hiçbiri kalıcı olmadı. Borçlar birikti, ev küçüldü, seçenekler azaldı. Melis’in düştüğü yer, bir sabah uyanıp verdiği ani bir karar değildi. Yavaş yavaş daralan bir yolun sonuydu. Pendik kalabalıktı ama Melis çoğu zaman kendini yalnız hissederdi. İnsanlar yanından geçer, yüzüne bakar ama onu gerçekten görmezdi. Oysa Melis’in iç dünyası sessiz değildi. Çocukken yazı yazmayı severdi. Küçük defterlere hayallerini, korkularını, hiç kimseye söyleyemediklerini yazardı. O defterler şimdi bir çekmecede duruyordu; ama kelimeler hâlâ içindeydi. Geceleri eve döndüğünde, en zor kısım başlardı. Dışarıdaki kalabalık çekilir, sessizlik çökerdi. Aynanın karşısında durur, kendine bakardı. Bazen gözlerinde tanımadığı bir yorgunluk görürdü. Ama o yorgunluğun altında hâlâ bir direnç vardı. “Bu benim tamamım değil,” derdi kendi kendine.