Üsküdar, gündüzleri sakin ve vakur bir semtti. Yaşlı çınarların gölgesinde yürüyen insanlar, vapurdan inip evine yetişmeye çalışanlar, cami avlularında soluklananlar… Ama geceleri, özellikle kimsenin bakmadığı sokaklarda, bambaşka hayatlar yaşanırdı. Merve o hayatlardan birinin tam ortasındaydı.
Merve yirmi iki yaşındaydı. İstanbul’a ilk geldiğinde Üsküdar’ı sevmişti. Denizle iç içe olması, insanın içini ferahlatan havası ona yeni bir başlangıç hissi vermişti. Ama bu his, kısa sürede yerini ağır bir gerçekliğe bırakmıştı. Ailesiyle yıllardır sorunlar yaşayan Merve, evden ayrıldığında arkasında ne maddi destek ne de güvenli bir liman bırakmıştı. “Kendi başıma yaparım,” demişti ama hayat buna pek izin vermemişti.
Önce gündelik işlerde çalıştı. Kuaförde çıraklık, kafede servis, bazen temizlik… Ama kazandığı para ne kiraya ne de temel ihtiyaçlarına yetiyordu. Üsküdar’da tuttuğu küçük, rutubet kokan ev, her ay biraz daha ağır bir yük haline gelmişti. Borçlar birikti, telefonlar susmadı, umutlar azaldı.
Merve’nin bu hayata sürüklenmesi bir anda olmadı. Yavaş yavaş, adım adım gerçekleşti. Birinin “yardım ederim” demesiyle başladı her şey. Başta kendini kandırdı; bunun geçici olduğunu, biraz para biriktirince bırakacağını söyledi kendine. Ama geçici dediği şey, zamanla hayatının merkezine yerleşti. En acısı da buydu.